8 Mart'ı Birlikte Kutladılar

08.Mart.2011 tarihinde www.gomanweb.de yayınlanan haber

 

Avrupa’nın birçok kentinde Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kutlamak için bir araya gelen yüzlerce kadın, kadınlar üzerindeki baskı ve şiddet sarmalının emek ve mücadele ile yıkılabileceğini bir kez daha haykırdı. MEHR

İslamcı Ezberler Gerçeklikle Örtüşmüyor

Tarihçi - Yazar ERDOĞAN AYDIN ile Söyleşi
17 Temmuz 2011 tarihli BİRGÜN gazetesi Pazar Eki

 

Altan Tan’ın, “Ümmetçi kalınabilseydi Kürt sorunu çözülürdü” yargısını açıklamasının ardından tarihçi-yazar Erdoğan Aydın ile konuyu derinlemesine konuştuk. Aydın, Osmanlı döneminde uygulanan ümmetçilik politikasından, ümmetçiliğin gerçek bir çözüm olup olamayacağına; Kürtler'in laiklik ve din algısından Kürt siyasetinde İslam'ın rolüne kadar birçok konuda sorularımıza cevap verdi.

"Unutulmamalı ki ümmetçilik de tıpkı milliyetçilik gibi egemenlerin belli bir dönemdeki ihtiyaçlarını karşılamış olan bir egemenlik ideolojisidir. Milliyetçilik modern, ümmetçilik geleneksel egemenlerin" diyen Erdoğan Aydın soruyor, "Eğer birileri Kürt sorununu çözmek adına bizi egemen millet ve onun dışında kalanların ‘sadık millet’, ‘tebaa millet’ diye ayrıma uğradığı bir siyaset dünyasına geri çağıracaksa, başta Kürtlerin olmak üzere dünya halklarının demokrasi, çağdaş hukuk, özgürlük adına ödediği bunca bedel niye?"

Türkiye İslamcı hareketinin yıllarca mevcut rejime, sorunun İslamcılık zamkıyla çürütülmesi önerisini sunduğunu hatırlatan Aydın, "İslami hassasiyetler bu topraklarda her türden hak mücadelesine karşı bir hegemonya aracı olarak kullanılagelmiştir. Ermenilere, Alevilere, emek mücadelesine ve tabii Kürt hareketine karşı böyle olmuş ve halen de yeni maskelerle yükseltilerek böyle olmaktadır. Kürt hareketinin en mütedeyyin kesimlerinin bile bunun bilincinde olduğuna inanıyorum" diye konuşuyor.

Kemalistlerin ve İslamcıların ortak iddiasının aksine, Kürt hareketinin dini bir hareket olmadığını ifade eden Erdoğan Aydın, hareketin şeriat için değil önce bağımsız bir vatan, şimdi de eşit haklar için seküler karakterli bir mücadele olarak şekillendiğinin altını çiziyor.

Altan Tan’ın, Şeyh Sait anmasındaki saygı duruşu çağrısını Fatiha dayatmasıyla karşılamasını nasıl gördünüz?

Altan Tan’ın bendeki olumlu duruşu nedeniyle üzüldüm öncelikle. Demokrasi güçleri içinde bir yarılma başlangıcı olma riski nedeniyle de kaygı duydum. Bu vesileyle belirtmeliyim ki, anmalarda esas olan saygı duruşudur. Ayrıca dindar bir maneviyatla Fatiha da okunabilir tabii. Ama anılanın inancından hareketle Fatihayı bir dayatma aracı yapmak kabul edilemez. Öncelikle yapılanın bir cenaze namazı veya dinsel bir anma değil, Şeyh Sait’in, Kürt kimliğinin reddine karşı çıkan siyasal misyonunun anılması olduğu anımsanmalı. Bu ise farklı görüş ve programlarla da olsa Kürt halkının ulusal hakları için mücadele eden veya bu hakkın gerçekleşmesini isteyen insanlar özgülünde öncelikle saygı duruşu olarak anılmak zorunda.

Fatiha bu saygının Müslümanca ifadesi değil mi?

Hayır. Fatiha Allah’a yalvarma, kulluk bilincini teyit etme, övgünün sadece Allah için olduğunu yineleme, öbür dünyada ceza olduğunu hatırlatma çerçevesinde bütün Müslüman ölülerin ardından okunan bir rutindir. Amacı, Allah karşısında boyun eğmek ve ruhuna okunan kişinin cennete gitmesine duacı olmaktır. Üstelik bu vesileyle anımsatalım ki, Fatiha’da ‘gazaba uğramışlık’ bile, çağdaş anlamdaki mazlumluk anlamında değil İslami kuralları uygulamamak manasında, ‘dinden sapmışlık’ manasında kullanılır. Bu bir yana, dinsel rütbesine rağmen Şeyh Sait’i anmak, herhangi bir Müslüman ölmüşü anmak değil; bu toprakların tektipleştirilmesine itiraz etmiş, Kürtlerin eşit haklılığını savunmuş ve bunun için bedel ödemiş bir şahsiyeti ve davranışı anmaktır. Bu davranışın dini bir kaynağı bulunmadığını da bu vesileyle anımsatalım. Bu durumda esas ve öncelikle yapılması gereken onun bu kimliği önünde saygı duruşu yapmaktır ki bundan sonra herkesin kendi manevi dünyası neyi gerektiriyorsa onu yapmak, yani oradaki çoğunluk çerçevesinde söylersek fatihasını okumak hem kimsenin itiraz etmeyeceği hem de saygıyla karşılayacağı bir durumdur.

Karşı karşıya getirilmemesi gereken şeylerden söz ediyoruz yani?

Evet. Bu özgülde Fatiha’yı saygı duruşunun karşısına çıkarmak doğal bir Müslüman tepkisi değil, Müslümanlığı bir alternatif siyasal program nesnesi kılan bir İslamcılık refleksidir. Üstelik bu iş zaten yıllardır Kürt hareketini ve emek mücadelesini ezmeye çalışan devletin ve onun İslamcı uzantılarının yapageldiği şeydir. Oysa görebildiğim kadarıyla gerek Kürt hareketinin gerek sosyalistlerin, inançözgürlüğü ve inancın gerekleri konusunda en küçük bir engelleyici davranışı olmamıştır. Esasen egemenlerin istismarından kurtarılması gereken laikliğin öğelerinden biri de budur. Diğer yandan saygı duruşunun engellenerek, yüzde 90’ın Müslüman olduğu gerekçesiyle kendini dayatmak, aslında Şeyh Sait’in misyonuna karşı da saygısızlık olur. Çünkü Şeyh Sait’i toplumsal-tarihsel bir anmaya konu yapan şey, tıpkı Seyit Rıza gibi onun süregelen dinsel misyonu değil, Kürtlüğün inkârına itiraz eden yanıdır.

Bu durumda yanlış bir müdahale biçimi söz konusu?

Evet. Saygı duruşundan sonra değil de, saygı duruşu durdurularak fatiha dayatılmışsa, iş Şeyh Sait’in nasıl anılması gerektiğinden çıkıp onun üzerinden bir iç iktidar mücadelesi düzlemine çıkmış demektir. Sizin niyetiniz böyle olmasa bile (ki Tan’ın böyle bir şeyi amaçlamadığına inanıyorum), seçim meydanlarında Kürt mücadelesini ‘Zerdüştlükle’ suçlayanların veya öncesinde ‘Ermenilikle’, ‘sünnetsizlikle’ suçlayan zihniyetlerin ekmeğine yağ sürülmüş demektir. Esasen evrensel bir anma biçimi olan saygı duruşu ve alkışı engelleyerek “Müslüman şahsiyetler fatiha ile anılır” çıkışı, bugüne kadar İslami hassasiyeti Kürt kimlik mücadelesine karşı tahkimat için kullananların davranışı olmuştur. Üstelik bu vesileyle anımsayalım ki, İslami hassasiyetler bu topraklarda her türden hak mücadelesine karşı bir hegemonya aracı olarak kullanılagelmiştir. Ermenilere karşı böyle olmuş, Alevilere karşı böyle olmuş, emek mücadelesine karşı böyle olmuş ve tabii Kürt hareketine karşı böyle olmuş ve halen de yeni maskelerle yükseltilerek böyle olmaktadır. Kürt hareketinin en mütedeyyin kesimlerinin bile bunun bilincinde olduğuna inanıyorum.

İNSANLIĞIN SORUNLARI DİNİN NORMLARI İÇİNDE ÇÖZÜLEMEZ

Altan Tan’ın, “Ümmetçi kalınabilseydi Kürt sorunu çözülürdü” yargısı ne kadar gerçekçi?

Gerçekçi olmadığı gibi, İslamcı bir ezberi yinelemekten öte bilimsel değer de taşımıyor. Öncelikle insan ve kimlik hakları algısının modern bir algı olduğunu anımsatalım. Ümmet bilincinde yurttaş değil tebaa, birey değil kul vardır. Keza Ümmetçilik ulusların kaderlerini tayin hakkını kabul etmez, sadece farklı ulusal Müslüman kimliklerin küçümsenmemesini önerir. Bu ise Müslüman olmayan ulus ve bireylerin eşit yurttaş kabul edilmediği bir yana, Allah'ın dili varsayılarak Arapça’nın ve Arap kimliğinin diğer milli diller ve milli kimlikler aleyhine asimilatör bir rol oynadığı bir durum demektir. Kaldı ki ümmetçiliğin egemen olduğu dönemlerde de Kürt sorununun çözümünden değil Osmanlı veya Abbasi sarayları tarafından manipüle edilmesinden söz edebiliriz. Ümmetçi statüde eşit haklılık ve özgürlük değil tebaalık söz konusudur. Esasen Türkiye İslamcı hareketinin kâh Erbakan kâh diğerleri aracılığıyla mevcut tektipçi rejime uzattığı can simidi de, sorunun İslamcılık zamkıyla çürütülmesi önerisi olmuştur. ‘İslam kardeşliği’ zemininde bu sorunu çözelim mantığının, Kenan Evrenlerce de kullanılması da bu gerçekliğin sonucu. Cumhuriyet politikasının da, ilk direnişleri bastırdıktan sonra Kürt halkı nezdinde yerel İslamcı otoritelere ve toprak ağalığına dokunmadığı ve bunu Kürt bilincini eritmek için yaptığını da unutmayalım.

Osmanlının Kürtlere yönelik ümmetçi uygulaması nasıldı?

Osmanlı Sünni/Şafii Kürt Beyleri’ne diğer tebaalardan özel bir ayrıcalık sağlamış, tımar sistemi içine almamıştı. Ne ki bu
ayrıcalık, Kürt beylerinin Acem’e Alevi’ye, Ermeni’ye, Yezidi’ye karşı Osmanlı kılıcı sallaması koşuluna bağlıydı. Yani ortada örnek gösterilecek, öykünülecek bir durum söz konusu değil. Osmanlının en İslamcı padişahı Abdülhamit’in ümmetçilik uygulaması olarak kurdurulan Hamidiye Alayları örneği de, milliyetçiliklerin ortaya çıktığı bir gerçeklikte, halkların haklarını tanımak yerine onları birbirine kırdırarak boğma politikasıydı. Nitekim ümmetin unsuru sayılan Şafii Kürt bilinci silahlandırılarak Ermenilere, Süryanilere ve Alevi Kürtlere karşı kullanılmıştır. Böylece Kürt tarihinde, tıpkı koruculuk mekanizması gibi bir utanç parantezi açılmıştır. Bugünkü Kürt hareketinin erdemi, Kürt halkının çoğunluğunu oluşturan Şafii inanç gerçekliğini ihmal etmeden, ama Kürt halkı ve Kürt bölgesindeki her türden farklılığı eşit haklılık ekseninde kucaklama iradesinde belirginleşiyor. Yine onun önemli bir diğer özelliği de, bunu eşitlikçi, evrenselci ve sol bir kimlikle gerçekleştirmesidir. Bunlar ise, en iyi örneğiyle bile Müslüman olmayana karşı hiyerarşi, Müslüman olana ise olmayanla birlikte tebaalık dayatan ümmetçiliğin aşılması anlamına geliyor.

Ama ümmetçi beklentiler ortadan kalkmıyor...

Doğru ama artık insanlığın sorunlarını herhangi bir dinin normları içine sıkıştırarak çözemezsiniz. Çünkü artık insanlığın kul olmaktan çıkıp birey olmaya, tebaa olmaktan çıkıp yurttaş olmaya, ümmet olmaktan çıkıp ulus ve evrensel insanlık olmaya yöneldiği bir çağda yaşıyoruz. Dolayısıyla çözüm yöntemlerinizin de buna uygun olması gerek. Bu bağlamda dinler saygı ve güvence altında olması gereken, ama siyasetin öznesi, ideolojisi, hukuku kılınmaması gereken öğelerdir. Üstelik dinsel yasanın belirlediği dönemler Müslüman olmayanların ‘kelle vergisi’ yani Cizye tahakkümü altında yaşatıldığı, keza fetihle, cihatla, gaza ile eldeki toprakların komşu halklar adına sürekli genişletilmeye çalışıldığı bir siyaset ve yaşam algısı demektir. Buradan mazlum milletlere, keza yoksullara, farklı düşünenlere, kadınlara eşitlik ve özgürlük çıkmaz ve çıkmamıştır. O nedenle herkesin, hele ki Emek Demokrasi Özgürlük Bloku bileşenlerinin hem kendi ortak paydalarını hem de çok kimlikli çok kültürlü demokratik bir Türkiye hedefini tersine zorlayan yaklaşımlardan uzak durması gerek.

Ümmetçiliğin hukuku ne?

Öncelikle burada hukuk ile yasa ayrımı yapmak gerek. Hukukun yasadan öte anlamı, evrensel kimliklerin bütününü, cinsiyetleri ve farklı tercihleri hak ve özgürlüklerde eşitleyen bir statüdür. Ümmetçilik ise, Müslümanlığın yasal düzlemde egemen kılındığı, öyle olmayanların ise ikinci konumda yer aldığı bir rejimi ifade ediyor. Burada Kürdün Sünnisini kurtarır gibi olsanız bile Kürdün Alevisi, Kürdün yoksulu, Kürdün kadını altta kalmaya devam ediyor. Nasıl ki milliyetçiliğin ötekisi diğer milletler ise, ümmetçiliğin de ötekisi diğer inançlar. Unutulmamalı ki ümmetçilik de tıpkı milliyetçilik gibi egemenlerin belli bir dönemdeki ihtiyaçlarını karşılamış olan bir egemenlik ideolojisidir. Milliyetçilik modern, ümmetçilik geleneksel egemenlerin... Eğer birileri Kürt sorununu çözmek adına bizi egemen millet ve onun dışında kalanların ‘sadık millet’, ‘tebaa millet’ diye ayrıma uğradığı ve tabii tüm insanların tebaa olduğu bir siyaset dünyasına geri çağıracaksa, başta Kürtlerin olmak üzere dünya halklarının demokrasi, çağdaş hukuk, özgürlük adına ödediği bunca bedel niye? Bu nedenle kimse insanlık tarihinin bin bir eziyetle aştığı çağdışı programlardan çözüm çıkarmak gibi yanılgılarla hem kendisini hem de bizi aldatmasın.

KÜRT HAREKETİ, DİNİ BİR HAREKET OLMAMIŞTIR

Orta yaşlı Kürtlerin bunalım yaşadığını söylemiş Altan Tan, katılıyor musunuz?

Katılmıyorum. Tabii dindarlığı, İslami yargı sistemini egemen kılmaya indirgerseniz başka bir yorum yapılabilir, ama asgari insafla bile kabul etmek zorundayız ki mütedeyyin bir Kürt Müslüman kimliğini yaşadığı için değil, Kürt kimliğinden kaynaklı haklarını yaşamak istediği için baskı görüyor. İslamizasyon ise, 28 Şubat süreci hariç, hem 12 Eylül rejimi hem de günümüz iktidarı tarafından bir devlet politikası olarak uygulanmaktadır zaten. Ne için: Her durumda tevekkülcü bir toplum yaratmak ve egemenlere toplumsal destek üretmek için! Eğer gerçekle ve vicdanla konuşacaksak, kabul edilecektir ki Kürtlerin Nakşi damarı Soğuk Savaş’la uzlaşır ve Kürtlüğünden vazgeçerken, sosyalist damar, 1960’lardan başlayarak Kürt halkının ayağa kalkışını, ulusal benliğini inşa etmesine öncülük etmiştir.

Kürt milli mücadelesinin, tarihi boyunca İslamcı bir motivasyonla şekillendiği yargısı doğru mu?

Bir dönem din adamlarının önderliğinde geliştiği doğru, ama bu dönem de dahil olmak üzere Kürt hareketi, Kemalistlerin ve İslamcıların ortak iddiasının aksine dini bir hareket olmamıştır. Esasen milli kurtuluş dediğimiz şeyin kendisi ümmetçiliğin aşılması oranında mümkün olan bir şey zaten; hele ki bunu halife olmak iddiasındaki bir güce karşı yapıyorsanız daha da öyle. Cumhuriyet sonrasında ise, laiklik ve cumhuriyet atılımı nedeniyle Kürt hareketinin Sünni damarı, dini söylemi bir toplumsal hegemonya aracı olarak kullanmıştır. Ama bu dönemde de asıl direnç Kürt ulusal haklarının tanınması ekseninde, yani seküler bir karakterde şekillenmiştir. Aynı şey Irak Kürdistanı ve Barzaniler için de yinelenmeli. Bunlar Nakşibendi kültürel havuzunda ortaya çıkmış, ama şeriat tahayyülünden uzak ve ulusal talepli hareketler. Yani Kürt hareketleri, ne Uğur Mumcu’nun ne de slamcıların iddia ettiği gibi Kürt-İslamcı hareketler olmamıştır. Şeriat için değil önce bağımsız bir vatan, şimdi de eşit haklar için seküler karakterli bir mücadele olarak şekillenmiştir. Kaldı ki ilk dönem yenilgiler sonrasında dinsel önderlikler de, giderek kendi sınıfsal çıkarları ekseninde rejimle uzlaşmış ve sağcı bir siyasetin parçası olmuştur. Bunlar bir yana Kürt-İslamcı bir siyasal şahsiyet olarak Said-i Kürdi, daha siyasal faaliyetinin başında İttihatçı rejim ve onun Turancı-İslamcı yayılmacı politikasıyla uzlaşmış ve Kürdiliğinden vazgeçmiştir. Cumhuriyet sonrasında da cümlelerini Kürtler adına değil İslamcılık adına kurmuş, Kürtlerin eşit haklılığını sorun edinmemiştir. Onun ümmetçiliği, İslam'ın çıkarları adına Türk-İslamcı bir hatta evrilmiştir.

Altan Tan Kürt edebiyatından, müziğinden, hikâyelerinden dini çıkarırsak bir şey kalmayacağını söylüyor…

Büyük yanılgı! Kürt müziği çok zengin Alevi damarı bir yana Sünni damarında da baskın ağırlıkla seküler bir müziktir. Bütün İslamcı basınca rağmen kadın-erkek eşitliğini ve birlikteliğini Kürt folklorundan çıkarmak mümkün olmamıştır. Kürtlerin en temel mitolojisi Newroz, seküler, dahası özgürlükçü ve eşitlikçi bir toplumsal tahayyülün ifadesidir. En büyük edebi şahsiyetlerinden olan Ahmedi Xani, üstelik bir medrese hocası yanına rağmen bize esas olarak seküler bir edebiyat bırakmıştır. Özetle İslamcı ezberler gerçeklikle örtüşmüyor.

Çözüm, belli bir dini, hukuku egemen kılmakta değil

Çözümün ümmetçilikte olmadığını söylüyorsak nerede arayacağız?

Çözüm, belli bir dini, hukuku egemen kılmak veya çok hukukluluk değil; herkesin inancını özgürce yaşadığı, ama kimliklerimizi eşitleyen, hak ve özgürlüklerimizi güvence altına alan modern ve tek bir hukuk altında çok kimlikli, çok kültürlü ve sosyal bir yeniden yapılanmadadır. Bu anlamda çözümü, 1) bütün milletleri eşit gören enternasyonalizmde, 2) bütün insanları eşit haklı gören hümanizmde, 3) devletin bütün inançlara eşit mesafede durduğu ve toplumun öteki inançlarını kendisiyle eşit haklarda gördüğü özgürlükçü bir laiklikte, 4) herkesin iş, eğitim, sağlık, konut, tatil haklarını güvence altına alıp, sadaka gibi onur kırıcı mekanizmalara gerek bırakmayan sosyal devlette, 5) insanların kendini eşit yurttaşlık haklarıyla ifade ettiği, sermayenin, korkutmanın, manipülasyonun ve kutsalların siyaseti yönlendirmediği gerçek bir demokraside aramamız gerek. Kimlikler özgülünde kendi Kürdümüze, Alevimize ve diğer tüm mağdurlara Bosnalı Müslüman kadar, Kerküklü Türkmen kadar, tabii Türk ve Sünni kimlik kadar değer biçen bir hukuk rejiminde…

Sosyalizm?

Sosyalizm bütün bunların olgunlaşmış halidir; bu anlamda bütün yeni-liberal ve milliyetçi İslamcı önyargılara karşı nihai çözüm elbette ki her türden eşitsizliği tarihe gömen gerçek bir sosyalizmde. Kürt hareketi, din karşısında çağdaş, evrensel ve devrimci bir duruş sergilemiştir

Kürt hareketinin inançlar karşısında mesafeli durduğunu, inançlara saygılı olduğunu, pek çok mütedeyyin, hatta din adamını içinde barındırdığını ama inancı siyasette istismar etme yönüne gitmediğini düşünüyorum.

Kürt hareketini dinsel alana çekmenin Kürt kimliğini de geriye doğru çekmekle eşdeğer olduğunu belirten Erdoğan Aydın, “Kürt hareketinin tarihsel şekillenmesine baktığımızda genel olarak dinsel şahsiyetler ön plana çıkmaktadır. Ancak 60’lı yıllardan itibaren o, adeta evrilmiş, Kürt bilincinin tekrar yeniden ayağa kalkması sürecinde laik, sosyalist bir Kürt önderliğinin belirleyicilik kazandığını görüyoruz” diyor.

Aydın, şöyle devam ediyor; “Dinin Kürt bilincini engellemeye çalıştığı, yoğun bir şekilde kullanıldığı bir atmosferde Kürt hareketinin de din silahını karşı tarafın elinden almaya yönelik bazı adımlar atmaya çalışması, bence sosyalistler tarafından anlaşılması gereken bir durum.”

Kürtlerin dine yaklaşımı nedir? Günlük ve kültürel hayata din ne kadar hâkim? Kürt kimliğini tanımlarken dinden ne kadar bahsedebiliriz?

Kürt kimliğini tanımlarken aslında dinden zannedilenden çok daha az söz edebiliriz. Hiç kuşkusuz günlük hayatta sosyal bir olgu olarak din, Kürt halkının anlam dünyasında çok önemli. Aynı şeyi Türk halkı için de söylemek mümkün. Dünyadaki diğer halklar için de. Çünkü sosyalizm adına kurulan rejimlerin yıkılması çevresinde genel olarak insanlar din bilincine normalden daha fazla eğilimli bir hayat yaşıyor. Bununla birlikte Kürt ulusal kimliğinin yaratılmasında dinin özel bir fonksiyonu olmamıştır. Bugün mevcut Kürt hareketi, kendi içinde sadece Sünni Şafii Kürtleri değil, aynı şekilde Alevi Kürtleri de yaygın bir şekilde içeren, keza sosyalist ideale sahip kadroların da baskın ve yaygın olarak var olduğu bir hareket. Böyle bir hareketi din ile tanımlamanın gerçek dışılığı bir yana, onu dinsel alana çekmeye çalışmak da Kürt kimliğini geriye doğru çekmektir.

Sizce Kürtler dini normların içine sıkışmış bulunuyor mu?

Dediğim gibi, cumhuriyet rejiminin feodal sorunları çözmeye yönelmemesi, Kürt bölgesinde din adamı ve toprak ağalarına dokunmaması sonucunda dinin sosyolojik etkisi batıdan fazla.  Aynı şekilde sosyo-ekonomik ilişkilerin batıdan daha geri olması nedeniyle din elbette ki önemli bir faktör, ama buna rağmen Kürt kimliğini belirleyen bir faktör değil. Bu anlamda bir sıkışmışlık olduğunu düşünmüyorum.

Geçmişten bugüne Kürtlerin dine bakışında bir değişim olmuş mudur?

Elbette olmuştur. Geçmişte geleneksel Kürt profiline baktığımızda genel olarak din adamları belirleyicidir. Bu gerek Sünni Kürtlerde -işte Şeyh Sait örneği-, gerek Alevi Kürtlerde öyledir. Kürt hareketinin tarihsel şekillenmesine baktığımızda genel olarak dinsel şahsiyetler ön plana çıkmaktadır. Ama bunu özellikle 60’lı yıllardan sonraki Kürt hareketinde söylemek mümkün değil. Ancak 60’lı yıllardan itibaren o, adeta evrilmiş, Kürt bilincinin tekrar yeniden ayağa kalkması sürecinde laik, sosyalist bir Kürt önderliğinin belirleyicilik kazandığını görüyoruz. Bunu 60’lardan başlatarak günümüze kadar, istisnasız bir şekilde, genel bir doğru olarak yorumlayabiliriz. Aynı dönemde ise İslamcı kesimler, Kürt sorununu kendilerine kesinlikle sorun etmemişlerdir. Kürt yurttaşlık bilinci için kesinlikle mücadele eden dikkate değer bir İslamcı yayın organı, önderlik ve hareketle karşı karşıya değiliz. İslamcılıklar Kürt halkı üstündeki etkinliklerini salt İslamcılık ekseninde kullanmış, bu anlamda Kürt ulusal bilincini engelleyen bir işlev görmüş, bu anlamda rejimin muvazaalı uzantıları olmuşlardır.  Bunun ötesinde Kürt karşıtı manipülasyonun parçası olarak Hizbullah örneği söz konusu; Kürt ulusal hareketlerine karşı bastırıcı, imha edici ve saldırgan bir rol oynadığını, bunu engellemeye çalıştığını çok net olarak görüyoruz. Zaten Türkiye’de Kürt-Türk ayrımı yapmadan İslamcı hareketin bütününde devletle uzlaşan, onu kollayan, sadece Alevinin, solcunun değil aynı zamanda Kürtlerin de özgürlük mücadelesine karşı durarak kendi meşruiyet alanını genişletmeye çalışan bir makyevelizmle karşılaşırız. Son dönemde Kürt hareketi yanındaki İslamcı refleks ise, aslında Kürt ulusal bilincinin Kürt halkının içinde bile çok yaygın bir kabul görmesinin sonucu okunmalı. Kürt kimliği bu kadar büyük bir kabul görünce, kaçınılmaz olarak, artık aynı zamanda Kürt mücadelesini savunan İslamcı bir kesimle karşı karşıya kalıyoruz.

Kürt siyasal hareketlerinin dine bakışı nasıl? Din, siyasi nüfuz kazanmak adına kullanılmış mıdır, yoksa özellikle din ilgili söylemlerden uzak mı durulmuştur?

Ben ikincisinin daha doğru olduğu kanaatindeyim. Çok uzun zamandır ne yaptığını, ne yazdığını, nasıl refleks gösterdiğini gözlemeye çalışan biri olarak Kürt hareketinin inançlar karşısında mesafeli durduğunu, inançlara saygılı olduğunu, pek çok mütedeyyin, hatta din adamını içinde barındırdığını ama inancı siyasette istismar etme yönüne gitmediğini düşünüyorum. Bu anlamda İrlanda Özgürlük mücadelesi ile kıyaslanırsa, çok daha geri bir sosyo ekonomik atmosferde daha çağdaş, evrenselci ve kendi halkını dönüştürerek ilerlemek anlamında devrimci bir tutumla karşı karşıya olduğumuz kanısındayım. Üstelikte devletin İslam’ı bu kadar çok enjekte etmeye çalıştığı, Kürt mücadelesini İslam’a karşı olmakla suçladığı, Kürt halkını kimlik mücadelesinden İslamcılıkla koparmaya çalıştığı anımsanacak olursak, Kürt hareketinin bu konuda önemli bir iş başardığını düşünüyorum. Son dönemlerde bunun bir tek istisnası, ‘sivil cumaları’ gördük ki, batıdan, soldan, sosyalizmden siyaset yapan insanların bunu anlaması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bir taraftan iktidarın maddi, kolluk, vb. araçları, bir taraftan da dinin Kürt bilincini yabancılaştırmada yoğun bir şekilde kullanıldığı bir atmosferde Kürt hareketinin, din asimilasyon aracı olarak kullanılmasını etkisizleştirme çabası olarak, bence sosyalistler tarafından anlaşılması gereken bir durum.

Kürtlere ve siyasal hareketlerine karşı devletin kontrol aracı olarak dini böyle yoğun kullanması dinin araçsallaştırılması mı oluyor?

Kesinlikle oluyor. Devlet, hem 12 Eylül darbesi ve Kenan Evren eliyle organize ettiği faaliyetlerde, hem de daha sonra Türk İslamcı hareketin propaganda içeren davranışlarında tümüyle Kürt bilincini ortadan kaldırmaya yönelik bir İslamcı faaliyet belirlemiştir. Aslında Hizbullah’tan tutun da bugün Kürt bölgesindeki yaygın tarikat örgütlenmesi devletin bu politikasının sonucu. Tıpkı koruculuk mekanizması gibi İslamcılık politikası da devletin Kürt bilincine karşı kullandığı temel bir silah olmuştur. Şunun altını özellikle çizmek gerekir ki, İslamcı hareket de bu dayatmadan kendine vazife çıkartmıştır. Sürekli, dikkat edin, gerek Erbakan’ın, gerek diğer İslamcı unsurların şahsında sürekli Kürt bilincine karşı ‘İslam kardeşliği’ eksenli bir manipülatif dil geliştirilmiştir. Bu ‘kardeşlik’ söylemi Kürdün, Türkler gibi kimliğini tanıyan bir yerden kurgulanmamıştır. Dolayısıyla Altan Tan’ın da bugün ümmetçiliği sanki bir çözüm olarak ortaya çıkartmaya çalışması bu gerçeklik içerisinde bence çok talihsiz olmuştur. Altan Tan’ı ve benzerlerini elbette ki İslamcı hareketin ana dinamiği ve öğelerinden, ayırmak gereğini unutmamakla birlikte bu son çıkış kesinlikle talihsiz olmuştur diye düşünüyorum.

Rejim içinde hep sorun kaynağı olmuş olan Alevilik Kürt hareketi içinde değildir. Bunu BDP’nin seçilmişlerinde çok net olarak görebiliyoruz. Üstelik bu sadece hareket düzleminde değil Sünni Şafii Kürt halkı nezdinde de öyle.

Kürtler ve din konusunda konuşulurken genelde Kürt Alevileri atlanıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada aslında egemen söylemin, diğer kimi konularda olduğu gibi bize sirayet eden bir etkisiyle karşı karşıyayız. Egemen ideolojinin Türk İslamcı olan kesimleri Kürtleri İslam içinde eritmeye ve Kürtlüklerinden vazgeçirmeye çalışıyor. Buna karşı ulusalcı/milliyetçi laik kesimler de Kürtlüğü Sünnilikle eşitleyip, Alevi Kürtleri Kürtlükten ‘kurtarmaya’ çabalıyor. Kürt milli mücadelesini etkisizleştirmek ve daraltmak için Kürtleri kendilerine rağmen dinle özdeşleştiriyorlar. Oysa sosyal hayata bakıldığında bugün Türkiye’nin ]en laik sosyal hayatına sahip kentlerinden birisi Diyarbakır. Bir Dersim için söyleyebile gittiğinizde sokaktaki görüntü ve insan reflekslerden, kesinlikle Ankara ve İstanbul kentinden çok daha seküler bir kent olduğunuzu hissediyorsunuz. Keza Rejim içinde hep sorun kaynağı olmuş olan Alevilik Kürt hareketi içinde olmamıştır. Bunu BDP’nin seçilmişlerinde çok net olarak görebiliyoruz. Üstelik bu sadece hareket düzleminde değil Sünni Şafii Kürt halkı nezdinde de sorun olmamakta. Çünkü sas olan Kürtlerin Türkler ile eşit yurttaş, eşit haklara sahip, eşit kimliğe sahip bir konum elde etmesi bağlamında algılanmaktadır.